Semtin Kabataş adını bir zamanlar burada bulunan dev bir kayadan aldığı söylenir. Rivayete göre; Etmeydanı’nda yer alan, barut deposu olarak kullanılan Bizansılardan kalma Güngörmez Kilisesi, 15. yüzyılın sonunda yıldırım düşmesi sonucu infilak ederek havaya uçtuğunda büyük bir taş buraya kadar gelip kıyıya düşmüştür. Eski kilisede berhava olup patlayan, dağılan toplardan bir kaçının Adalar’a, birinin Kızkulesi yakınlarına, en büyüğünün ise Kabataş’a düştüğü söylenir.
Bu taşların düşmesiyle mahalleler, dükkanlar yıkılmış, beş altı bin nüfus telef olmuştu. Kiliseden Boğaziçi kıyılarına uçan taş III. Selim zamanına kadar yerde olduğu gibi dururdu. Sonra devlet ricalinden “Köse Kethüda” lakaplı meşhur Mustafa Necib Efendi, taşın yakınında bulunan yalısını tamir ettirirken bu taşı da yontturup iskele haline getirmiş, iskele uzun müddet kullanılmış, sonra burada yapılan binaya temel vazifesi görmüştür.
Kabataş tarihi
Kabataş’ın antik çağdaki adı Aiantion, kimi kaynaklara göre Petra Thermatis, Bizans’taki adı ise Butharion’du.
Bizans döneminde, Tophane’den Kabataş’a kadar uzanan sahaya Diplokionion (Çifte sütunlar mıntıkası) ismi verilir ve ahalisine de Diplokioniote denilirdi. Fetih’ten sonra buranın ahalisi Beşiktaş’a nakledilince, Beşiktaş’a da bu isim verilmiştir.
Osmanlı döneminde, 15. yüzyılda Çizmecibaşı Mahmut Bedrettin Ağa tarafından kurulan, Halvetî tarikatına ait Çizmeciler Tekkesi, semt sakinlerinin neredeyse tümünü besleyecek olanaklara sahip bir hayır kurumuydu. Semtin odağı olan tekke 18. yüzyılda harap olmaya yüz tutmuş, 19. yüzyılda da tümüyle yıkılmıştır.
Reisülküttab Ömer Avni Bey tarafından yaptırılan cami, 17. yüzyıl binasıdır. İskelenin yanındaki çınar ağacı da Ömer Avni Bey tarafından dikilmiştir. Vezir Hekimoğlu Ali Paşa Çeşmesi, deniz kenarındayken (yol ve meydan çalışmaları nedeniyle) karşıdaki merdivenli sete nakledilmiş, 1950’lerde yeniden eski yerine taşınmıştır.
İskele karşısındaki Sadrazam Koca Yusuf Paşa Sebili (18. yüzyıl) önceleri Fındıklı Camii’nin yanındaydı; Tophane-Dolmabahçe yolu genişletilince, yerinden sökülüp Kabataş’a taşınmıştır.
Kabataş Limanı 19. yüzyılda inşa edilmiş, Abdülmecid günün anısına buraya bir sütun (Hadika) diktirmiştir.
19. yüzyılda Kabataş yamaçlarını süsleyen Kazasker Ebusuud Efendi Konağı, görkemli mermer havuzu, laleleri ve uçsuz bucaksız portakal bahçeleriyle ünlüydü. Konağın aşağısındaki ahşap sahilsaray II. Abdülhamid tarafından mektebe çevrilmiş, sonraları Ortaköy’e taşınan Kabataş Erkek Lisesi’nin temeli böylece atılmıştır.
Dolmabahçe sahili doldurulmadan önce, Kabataş yönünden Beşiktaş’a geçmek isteyenler, pazar kayıklarıyla Arap İskelesi’ni kullanırlardı. Körfez, saray bahçesi olarak doldurulduktan sonra, batı yönünde dar bir geçiş yolu halk için açılmıştır. Koyun biraz ilerisinde, Karabali Türbesi, Esma Sultan’ın, Laleli Efendi’nin, Vişnezade’nin, Sungur Balaban’ın büyük köşkleri vardı.
Dolmabahçe’nin sol tarafında sahilde Tekerlek Mustafa Efendi’nin Tekkesi, Mevlevi dervişlerin konağı idi. Mustafa Efendi 110 yaşında ölünce, Sultan IV. Murad zamanında yerine Yusuf Celali’yi bırakmıştı ve Mevlevi ayinleri burada yapılıyordu.
Kanuni Sultan Süleyman devrinin sonlarından, Sultan III. Murad devrinin ortalarına kadar devletin ikbal ve ihtişam asırları içinde türlü mansıplarda bulunmuş olan Karabali Zihni Çelebi, bir zamanlar matbah emini, bir zamanlar arpaemini ve nihayet Şehzade Mehmed’in sünnet düğününde hümayunemin olmuştu. Adı ile anılan bahçesinin içindeki köşklerin tezyinatı, halıları, puşideleri, canfesleri, atlasları, altın/gümüş ve mücevherlerle süslü eşyası dillere destandı.
Liman ve Hadika Taşı
Kabataş’ta, Harem feribot iskelesini geçince, benzincinin yanında sahilde yer alan yazılı taş levha, burada geçen yüzyıl ortasında yapılmış, kesme taştan kayık barınağının kitabesidir. Hadika, saray bostan ve bahçeleri için kullanılan bir deyimdir.
Sultan Abdülmecid, fırtınalı havalarda kayıkların sahile yanaşabilmeleri için buraya bir liman inşa ettirmiş, inşaat hatırası olarak da bir yüzü deniz cephesine, bir yüzü küçük limana bakan“Hadika Taşı”nı diktirmişti. Sütunun iki tarafındaki tarih kitabelerinde limanın inşasından sağlanan faydalar sayılmakta ve Abdülmecid’e edilen dualar yer almaktadır.
Liman bugünkü saraydan (Dolmabahçe) önce inşa edilen Beşiktaş Sarayı için tesis edilmiş, fakat Sultan Abdülmecid yeni sarayı yaptırınca, gerekli olan saltanat kayıkları için çok küçük kaldığı için genişletilmiştir. Dolmabahçe Sarayı inşa edilince, burada Hamlacılar Dairesi ve saltanat kayıkları için daire ve hangar yapılmıştı. Bugün bunlar yoktur.
Şirket-i Hayriye’nin ilk araba vapuru seferleri Kabataş Limanı’ndan yapılmış, şirket yöneticilerinden Hüseyin Haki Efendi’nin icat ettiği vapurla atlı arabalar Boğaz’ın iki yakası arasında gidip gelebilmişlerdir.
Bu güzel, kesme taşlardan yapılmış limancık, 1951 yılından sonra şekil değiştirmiş, daha sonra da bir bölümüne araba vapuru iskeleleri yapılmıştır. Bugün görülen kayık barınağı o eski limandan kalan parçadır.
Çatlayan ve yazıları silinmeye başlayan liman abidesi “Hadika“ ise (1987-1988 yıllarında) T.B.M.M. Başkanlığınca onarılmıştır.
Günümüzde Kabataş Limanı, geçmişten kalan derzli taş duvarına yapıştırılmış iki abidevi sebil/çeşme ve liman kitabesi ile vapur/araba vapuru/deniz otobüsleri iskeleleri terminalidir. Buradan Üsküdar’a, Deniz otobüsü ile Adalara, Yalova’ya, Çınarcık’a gidilir. Ayrıca, Boğaziçi gezintisi yapmak üzere turistleri alan gemiler genellikle Eminönü veya Kabataş’tan yola çıkmaktadır.
Kabataş Araba Vapuru
Şirket-i Hayriye’nin çok kısa bir süre çalışmış araba vapurudur. Haliç şirketi, bir borcuna karşılık olarak 13 numaralı küçük yolcu vapurunu Şirket-i Hayriye’ye devretmişti. Şirket de bu tekneyi küçük bir araba vapuru haline sokmuştu. Kazanının ve buhar makinesinin yerine bir dizel motor yerleştirilerek araba vapuru haline getirilen, 77 baca numarasıyla işlemeye başlayan bu vapur 7-8 otomobil ancak alabiliyordu. Bir yıla yakın bir süre Kabataş-Üsküdar arasında çalıştıktan sonra 1939’da denge bozukluğu nedeniyle kadro dışı bırakıldı. Şirket-i Hayriye’nin son vapuru da bu 77 baca numaralı vapur oldu.
Kabataş adını taşıyan, 1956’da Haliç Tersanesi’nde inşa edilen bir diğer araba vapuru, 1986’da kadro dışı bırakılarak satıldı.
Kabataş’ta eserler
Kabataş Camii
Kabataş İskelesi’nin karşısında set üstündedir. Ömer Avni Camii adıyla da tanınan yapı, Reisülküttab Ömer Avni Bey tarafından yaptırılmış ve vakfiyesi 1651’de tescil edilmiştir.
Kırma çatıyla örtülü kagir cami, ahşap tavanlıdır. Yapıya kuzeydoğuda son cemaat yerine açılan bir kapıdan geçilir. Mihrabının içi Kütahya çinileriyle bezenmiştir. Mihrabın karşısında fevkani mahfil yer alır. Mihrabın önünde, içinde iki mezar taşı bulunan küçük haziresi mevcuttur. Kuzeybatıda, harim ile son cemaat yerinin birleştiği yerde yapının taş minaresi yükselir.
Bezmialem Valide Sultan (Dolmabahçe) Camii
Çok ince minarelerinden başka önemli bir üslubu olmayan, merkezi kubbeli, kare planlı cami, Dolmabahçe Sarayı inşası sırasında Sultan Abdülmecid’in annesi (Gureba Hastanesi ile Aksaray Camii’ni de yaptıran) hayırsever Bezmialem Valide Sultan tarafından saray mimarı Nikogos Balyan’a yaptırılmaya başlanılmış, ancak kendisinin 1852 yılındaki vefatından bir yıl sonra tamamlanmıştır.
Kadıköy’de bir semte ismi verilen Ziverbey’in, caminin kuzey kapısındaki 8 beyitlik kitabesinin şu iki beyti cami inşaatının durumunu da göstermekte idi:
“Makaamın Valide Sultan Bezmialem-i ukba
edince mabedinin yapmış idi car divarın
tamam etti anın Abdülmecid Han cümle bünyanın
Zehı ikmal kıldı bu behin hayri pür envarın
1270”
Bu kitabe yol genişletilirken, deniz yönü mihrab duvarı önüne kaldırılmıştır. Sağ üst parçası kırılmış olmasına rağmen, Sultan Abdülmecid turalı barok dallarla dekore edilmiş büyük mermer kitabe, bahçe duvarı nedeniyle deniz yönünden de görülmüyor.
Dolmabahçe Camii’nin planı, aynı mimara ait olan Ortaköy Camii’ne benzer, yalnız aydınlatma pencereleriyle minare alemleri değişiktir.
Camiyi yaptıran Valide Sultan’ın ayrıca yedi büyük çeşmesi, sıbyan mektebi, vakıfları da olmak üzere çeşitli hayratı vardır. Kabri, Divanyolu’nda kocası Sultan II. Mahmud’un türbesinde Sultan Abdülaziz ve Abdülhamid’le yanyanadır.
Cami, bir ara (1956-1960 yılları arasında) Deniz Müzesi olarak kullanılmış, 1967 yılında onarılarak tekrar ibadete açılmıştır. Önündeki hünkar köşkü ile cami iki ayrı yapı gibidir. Son cemaat yeri girişte, hünkar köşkünün altında kapalı bir mekan olarak bulunuyor.
Caminin barok iç dekorasyonu, ikinci kat pencereleri yanlarında korentiyen başlıklı ikişer sütunçe, alt pencere araları mermerşahidir. Minareleri sivri külahlı ve alemlidir. Şerefe altları, bindiği kısımlar ise 19. yüzyıl dekorasyonuna uygun olarak, oyma kenger (acanthe) yapraklarıyla süslüdür. Fakat, mihrap, minber, vaiz kürsüsü ile levhaları, alışılmış/geleneksel cami unsurlarındandır. Mihrap, vaiz kürsüsü ve minberi kırmızı somakindendir.
Bu yapıdaki egemen olan geometrik tasarım, ampir üslubunun veya yeni klasikçiliğin 19. yüzyıl ortasındaki son, fakat dikkate değer örneklerindendir.
Yapının dört cephesinde eş biçimli olan büyük taşıyıcı kemerlerin kuvvetle çizilmesi, baldaken imgesini güçlendirmektedir, buna dairesel pencere formları da katılmaktadır. Hünkar bölümü iki katlıdır. Neorönesans denilebilecek klasik mimari öğelere sahip, sade ve resmi görünümlü bir yapıdır. Yapıda camiye girişi hazırlayan üç ara mekan vardır. Kuzey cephesinin iki ucuna yerleştirilen minareler cami ve hünkar bölümü ile bütünlük göstermemektedir. Caminin içindeki dekorasyon da ampir karakterlidir.
Caminin dış avlusu yol genişletilmesi nedeniyle yola katılarak kaldırılmış; kuzey/doğu köşesindeki sebil de yıktırılmış, muvakkithanesi deniz yönüne alınmıştır. Cami saraydan bir yıl evvel tamamlanmıştır.
Hekimoğlu Ali Paşa (Meydan) Çeşmesi
Kabataş İskelesi karşısında merdivenli setin üzerindeyken yolun iskele yönüne alınmıştır. Döneminin dört yüzlü meydan çeşmeleri içinde yalınlığı ve işçiliği ile dikkati çeker. Denize dönük yüzünde Seyyid Vehbi’ye ait, 1145/1732 tarihini gösteren üç kıtalık bir kitabe yer alır. Caddeye bakan yüzünde ise, Şair Mahmud Efendi’ye ait aynı tarihli altı kıtalık kitabe yer alır.
Çeşmenin banisi Hekimbaşı Nuh Efendi’nin oğlu Hekimoğlu Ali Paşa’dır. Sırasıyla kapıcıbaşı, Türkmen ağası, Zile voyvodası, Rumeli beylerbeyi, Adana, Halep ve Anadolu valisi, serasker ve sadrazam olmuştur.
Hekimoğlu Ali Paşa Çeşmesi’nin iki yüzü yalındır. Öteki iki yüzünde ise bezeme, simetri ekseninde bulunan sivri kemerli nişin çevresinde sınırlanmıştır. Niş içindeki musluk dikdörtgen çerçeve içine alınmış ve çerçeve içi dilimli kemer, kemerin köşelerine doğal çiçekler, musluğun iki yanında birer serviyle bezenmiştir.
Koca Yusuf Paşa Çeşme ve Sebili
1201/ 1786’da “Koca” lakabıyla anılan Yusuf Paşa’nın birinci sadareti (başbakanlığı) görevini alışının ertesi yılı inşa ettirdiği, yanlarında sebili ile abidevi, mermer, rokoko üsluplu çeşme, Fındıklı’da Molla Çelebi Camii önünde caddede idi. 1957 yılında, cadde genişletilirken sökülerek Kabataş’ın bu set duvarına nakledilmiştir.
Banisinin kapıkethüdalığı, kapıcıbaşılık, valilik, kaptan-ı deryalık, serdarlık, vezirlik ve sadrazamlık görevleriyle, hareketli ve inişli/çıkışlı hayatının mermer üzerindeki değerli hatıralarından biridir.
Çeşme/sebil 18. yüzyıl sonu (Avrupa etkisine giren) üslubuna uygun olarak kabartma tezyinatlıdır. Yedi kıtalık kitabesi sebil kapısı, pencereleri ve çeşme üzerinde olup pencere üzerindeki: “Söz olmaz tahtına ala sebil-i dilküşa’dır bu” tarih beyti 1201/1786 yılını vermektedir.
Silahtar Yahya Efendi Çeşmesi
Kabataş’ta, Koca Yusuf Paşa çeşme/sebilinin biraz ilerisinde bulunan, beş yüzlü, abidevi, mermer Silahtar Yahya Efendi Çeşmesi set üzerinde iken sökülmüş, uzunca bir zaman sonra 1993’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi/Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) tarafından duvarın altına nakledilmiştir.
Yanına konan mermer levhaya göre: “Çeşmeyi yaptıran Sultan I. Abdülhamid’in Silahtarı Hafız Yahya Efendi Enderun’dan yetişip miftah ağası, hazine kethudası ve 1201 (1785) tarihinde silahtar olmuştur. Yahya Fendi silahtar olduktan iki sene sonra çeşmeyi yaptırmıştır.
Silahtarlık: Yıldırım Bayezid zamanında oluşturulmuştur. Merasimlerde Padişahın kılıcını omuzunda taşır ve başında kırmızı kadifeli üsküf bulunduğu halde hükümdarın sağ gerisinde yürürdü. Sarayda da padişahın hertürlü silahlarını muhafaza etmek göreviydi. Padişahın daima yanında bulundurduğu birinci derecede sırlarının mahremi ve günlük arkadaşıydı.
Silahdarlar dış hizmete çıkarlarsa vezir, beylerbeyi, yeniçeri ağası, kaptan paşa gibi yüksek mevkili devlet adamı olurlardı. Ancak bu çıkış ceza ile olursa kendilerine kapıcıbaşılık verilirdi. 18. yüzyıldan sonra önemleri büsbütün artmış, Enderun’un hakimi ve amiri olmuşlardır. Silahtarların hemen hepsi kıymetli ve malumatlı adamlardır. Bunlardan yirmi kadarı sadrazam olmuşlardır.
1830 yılında, Sultan II. Mahmud’un yaptırdığı kökten değişiklikler içinde silahtarlık makamı lağvedilmiş, aynı yıl Enderun nazırlığı ihdas edilmiş; bir yıl sonra da mabeyn müşirliği bu makamın yerini almıştır.
Emin Ağa Sebili/Çeşmesi ve Mezarlığı
Dolmabahçe Camii’nin karşı köşesinde, zevksizlik ve ilgisizliğe teslim olmuş görünürken, 1999 yılı başında, yanındaki çayhane kiracıları tarafından temizlenerek, pırıl pırıl hale getirilmiştir. Daha sonra eski ahşap meşruta yerindeki bu çayhane kaldırılmıştır.
Sultan I. Mahmud dönemi Sipahiler Ağası Mehmet Emin, çeşmeyi 1154/1741’de inşa ettirmiş, bitişiğindeki sebille (1955-1959 yıllarının o ölçüsüz yol istimlaklerinde yıktırılmış bulunan) mektebi ise babasının ölümünden sonra oğlu Tersane Emini Hüseyin Ağa 1169/1756’da inşa ettirmiştir.
Sebil dört farseli olup, üzerindeki kubbe, pencere kenarlarındaki ince dört sütuna basmaktadır. Pencere parmaklıkları bronzdandır. Kapısı sebilin yanında olup, sağ tarafındaki çeşme ile simetri oluşturmaktadır. Sol tarafta şadırvanı, sağında da, ortada geniş olmak üzere bronz parmaklıklı pencere ile bir hazire (küçük mezarlık) bulunmaktadır. Bu hazirede eserin banileri ile yakınları medfundur. Mezarlar ve yazılar zevkli ve sanatkaranedir.
Binanın cephesi üzerindeki “celi” yazılar da Osmanlı hat sanatının şaheserlerindendir. Genel bir eğilim etkisiyle oluşan Türk rokokosunun 18. yüzyılın ilk yarısı sonunda İstanbul yapılarındaki görüntüsü: sütun başlıklarında Korentiyen taklidi, deniz kabukları, kemer bileşimlerindeki topuz kabartmaları olup, burada da görülmektedir. Bu dekoratif, konsturiktif suniliklere rağmen, değerli bir manzumedir.
Çeşmenin karakteristik detayları: iki kolonun taşıdığı kemerin içinde ikinci bir kolon ve kemer sisteminin bulunması, küçük kemerin üzerindeki kartuşlardır.
Sultanahmet/Topkapı Sarayı III. Ahmed Çeşmesi’ndeki gibi, silme, kemer, sütunçe dekoratif unsurlarının fazlalığı, bu eserde de sanat tarihçilerinin eleştirilerine neden olmuştur.
Sebil çeşmesinin üzerindeki kitabe altı beyitlik olup, Mehmet Emin ismi iki defa geçmektedir. Sebilin kitabesi yirmi beyitten oluşuyor; “Cenab-ı sahib-i hayrat emin Mehmed Ağa” satırı ile başlayıp, “Bi-hakk-ı cah-ı Muhammed emin ola me’cur. 1154” ile bitmektedir.
Kapının üzerindeki kitabe altı beyit olup, su ve su içenlerden bahsetmektedir. Hazirenin üzerinde ise 4 halifenin isimleri yazılıdır: Ebubekir, Ömer, Osman, Ali.
Hazire sütunçelerinin altında kuşlar için küçük, mermer suluk ve yalaklar düşünülmüştür.
Eser, sebilhane, çeşme, dükkan, mektep ve hazireden oluşan küçük bir manzume iken, günümüze sadece sebil, çeşme ve haziresi kalmıştır.
1937 yılında tamir edilen manzume, 1975’de Dolmabahçe meydanının tanzimi ve yol çalışmaları esnasında yıkılmış; diğer kısımları tamamen ortadan kaldırılırken sadece sebilhane/çeşme ve hazire yeniden inşa edilmiştir. 1964’de ise sökülerek geriye alınmıştır.
Hazirede Mehmet Emin Ağa ve oğullarının, devrinin mezar üsluplarını yansıtan şahideli mezarları vardır.
Sebilin orijinal durumu: Topkapı Sarayı’ndaki (Zekai imzalı) porselen bir tabakta ve Beşiktaş Belediyesi 1988 yayını “Beşiktaş Rehberi”nde görülebilmektedir.
Emin Ağa Sebili’nin bir plan ve yapı örneği, Üsküdar/Tunusbağı’nda, Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi’nin torunu; Kazasker Feyzullah Efendi’nin oğlu Sadettin Efendi’nin 1154/1741 yılında yaptırdığı sebil/çeşmedir. Aralarındaki fark (son görevi İstanbul Kadısı olan) Sadettin Efendi’nin (ö.1759) mezarının bulunduğu hazire, sebilin sağındadır.
Her iki sebilin aynı mimar tarafından inşa edilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Karacaahmet Mezarlığı üzerindeki Sadettin Efendi sebil/çeşme/haziresi ilk durumunu halen korumaktadır.
Dolmabahçe Saray Tiyatrosu
Binanın mimarları Dieterle ve Hammond adında iki Fransızdır. İnşaatına padişahın Dolmabahçe Sarayı’na taşınmasından sonra başlanmış, bina iki senede bitirilerek 1859 yılı Ocak ayında açılışı yapılmıştır.
Tiyatronun, Yıldız tiyatrosu gibi sarayla içiçe yapılmamasının nedeni, saray dışındaki kişilerin de gelebilmelerini kolaylaştırmaktı. Ayrıca buraya harem de gelebiliyor ve tarihte ilk defa parmaklıklı localardan, Avrupa tiyatro ve operalarını izliyorlardı Tiyatro üç sıra üzerine otuzdan fazla localıydı. Bu localar arasında padişah için ay-yıldız armalı, yaldızlı kafesli bir loca da vardı. Binanın iç tezyinatında bol miktarda altın kullanılmıştı. Tiyatro beşyüz kişiyi alabilecek büyüklükte idi.
Beyoğlu’ndaki, yarı operet/opera şeklinde piyesler de oynatan ve padişahın da gittiği Naum Tiyatrosu ise bazı olaylar nedeniyle itibarını kaybetmişti. Bunun sonucunda Dolmabahçe Tiyatrosu inşa edilmişti. Burada sadece piyesler, operalar oynamayacak, padişah özel misafirlerini de kabul edecekti. Dıştan basit görünümüne rağmen yapının içini, Paris Operası’nı da dekore eden Mimar Sechan muhteşem bir görünüşe sokmuştu.
Sultan Abdülmecid’in ölümü ile bu devir sona erdi; yerine geçen Sultan Abdülaziz, halkın “Yanında cami var, israf, Frenk işi” gibi eleştirileri nedeniyle tiyatroya uğramaz olur. Tiyatro binası bakımsız kalır ve bir ara tütün deposu haline getirilir. 1937 senesinde de Dolmabahçe meydanı düzenlenirken tamamen yıktırılır. Şimdi yerinde, temel taşlarıyla, geride -hela olarak kullanılan- küçük bir kısım kalmıştır.
İlk tiyatro
İlk tiyatro Sultan Abdülmecid zamanında Dolmabahçe Camii’nin karşısında, Kabataş seddinin alt başında Dolmabahçe meydanına karşı, sebilin yanında Saray tiyatrosu olarak yapılmıştır.
Bu tiyatro mükemmel bir kagir bina idi. Parteri, locaları sırmalı kadifelerle döşenmişti. Hünkara mahsus locanın sırmalı perdeleri ve altın yaldızlı kafesi varmış. İlk defa Avusturya’dan gelen bir Opera kumpanyası bu tiyatroda “Belle Helene” operasını vermiştir. Vezirler, askeriden müşirler, ferikler, mülkiyeden bala, ula ricali teşrifat sırasile tiyatroya davet edilmiş...
İlk gece, kafesli locasından bu operayı neşe içinde seyreden genç Abdülmecid, oyun bitince kafesi eliyle itip açarak artistleri bizzat alkışlamış ve oyunun tekrarlanmasını irade buyurmuş, herkes yerli yerinde kalmış, biraz tevakkuftan sonra oyun tekrar başlamış. Seyirciler tiyatrodan çıkarken sabah olduğunu görmüşler.
Bu Belle Helena operası, bütün memleket halkını alakadar etmiş, görmeyenler görenlerden öğrenmiş. En başta, Abdülmecid olduğu halde görenler de zevkine doyamadan ahlak ve şeriata uygun birşey olmadığı dedikodusu ortaya çıkmış. Nihayet Şeyhülislam Efendi’nin Padişaha hayır diler bir ihtarı bu tiyatronun kısacık hayatına son vermiş. Abdülmecid, Şeyhislam’ın bu ihtarı üzerine “Tiyatronun bütün tezyinatını sökün, kaldırın, benim atlarımı bağlayın“ diye irade etmiş, has ahır yıkıldığı esnada bu da ortadan kaldırılarak bir park seddi haline getirilmiştir...
Muhasipzade Celal, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, 1946
Çakır Dede Tekkesi
Tekke, Dolmabahçe Camii karşısında, Emin Ağa sebil/çeşmesinin bitişiğinde idi. Şimdi boş kalan yeri bir zaman kır kahvesi olarak kullanılmıştır.
Bu konuda Reşad Ekrem Koçu şunları yazmıştır: “Tekke, Hacı Emin Ağa Sebili’nin yanında idi. Burada evvela, 17. asır başlarında Çakır Dede adında bir hayır sahibi bir mescit yaptırmıştı; zamanla harap olan bu mescid Sultan III. Ahmed devrinde Tersane Emini olan maktul Hüseyin Ağa tarafından fevkani bir mescit olarak ihya edilmiş ve Hicri 1127(M. 1715) yılında, Kasımpaşa’da Camii Kebir’in cuma vaizi Şeyh Mustafa Efendi bu mescidin altına bir tevhithane yapmış ve burada Hadikatül Cevami’nin kaydına göre cuma geceleri ile salı günleri öğleden sonra Halvetiye usulü ve Nakşibendiye tarikatince zikir ve tevhid edilmiştir.“
Halk ağzında“Çakır Dede Tekkesi” yahut “Karaabalı (Karabali) Tekkesi” isimleriyle de anılagelmiş bu dergahı Üsküdarlı Ahmed Münif Efendi 1307’de (M. 1889-1890) neşrettiği “Mecmua-i Tekaya” da, yine aynı isimler altında zikir günü çarşamba olan bir Celvetî tekkesi olarak kaydediyor.
17 Şubat 1317(M.20 Aralık 1899) tarihli Tercüman-ı Hakikat gazetesinde şöyle bir kayıt vardır: “Dolmabahçe’de Valide Camii Şerifi karşısında müceddeten inşa kılınan Kadirî Dergahı Şerifi’nin resmi küşadı icra edilmişdir.” Bu Kadirî Dergahı’nın Mecmua-i Tekaya’daki Çakır Dede Celveti Tekkesi’nin yerine yapıldığı aşikardır; ahşap bir yapı olan bu tekke Dolmabahçe meydanının 1948 yılında yeniden tanzimi sırasında yıktırılmıştır.
İnönü Stadyumu (Istabl-ı Amire)
Bugünkü Taksim Gezisi yerinde bulunan Topçu Kışlası’nın iç avlusu, II. Meşrutiyet’ten sonra stad olarak kullanılmaya başlanmıştı. Ancak kışla, Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar zamanında, 1939 yılında yıktırılarak gezi yeri haline getirilince yeni ve modern bir stad ihtiyacı doğdu.
Dolmabahçe’deki Istabl-ı Amire kışlası yanmış, ancak tamir edilebilir bir haldeydi. Birçok hizmetler için, özellikle askeri ve deniz müzeleri olarak kullanılabilecekken, şehrin ve saray hayatının son yüz yıllık geçmişini yansıtan yapılardan biri olmasına rağmen bu kışla da yıktırılarak, yine Lütfi Kırdar döneminde yapılan bir protokolla, 19 Mayıs 1947’de İnönü Stadı hizmete girdi. 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra, 1952 yılında ismi Mithat Paşa Stadı’na çevrildi. 1960 ihtilaliyle tekrar adı İnönü Stadı olarak kabul edildi. Stadın kullanım hakkı Beşiktaş Kulübü’ne verilmiştir.
Bayıldım Yokuşu
Stadın sağ yanındaki Bayıldım Yokuşu, Beyoğlu İlçesi ile Beşiktaş İlçesi’nin hududunu oluşturur. Adını -şimdi mevcut olmayan- Bayıldım Köşkü’nden almıştır. 15. yüzyıldan 18. yüzyılın sonuna kadar bir çok köşkte görüldüğü gibi, Bayıldım Köşkü de manzarayı kucaklayan ahşap bir yapıydı. Bahçesinde Swiss Otel’in üç binası inşa edilmiştir.
Bayıldım Köşkü’nde bir çok spor hareketlerinin, eğlencelerinin ve ziyafetlerin yapıldığını bilinmektedir.
Taşlık
Swiss Otel’in arkasındaki, Taksim Gezisi için hazırlanmış fakat orası uygun görülmeyerek buraya alınmış, İsmet İnönü’nün at üzerindeki heykelinin de bulunduğu alanda, Sultan Abdülaziz kendi adına bir cami yaptırmak istemişti. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle, temeli atılmış olan cami inşaatı yarım kaldı. Öylece ortada kalan temel taşlarından dolayı halk buraya Taşlık adını yakıştırmıştır.
Lütfi Kırdar’ın isteği ile burada bulunan “Şark Kahvesi” Y. Mim. Prof. Sedat Hakkı Eldem tarafından inşa edilmişti. Bu kahve, Swiss Otel’in inşası sırasında yıktırılıp yeniden inşa edilmiştir.
Dolmabahçe Gazhanesi
İstanbul gazhanelerinin ilki-İnönü Stadı arkasında şimdi sadece simsiyah büyük deposu kalmış olan-Dolmabahçe Sarayı için 1853 yılında yapılmış olanıdır. İkincisi, Beylerbeyi Sarayı içinde yapılan Kuzguncuk/Nakkaştepe vadisindekidir. Şimdi sadece fabrikasından kagir duvarlar kalmıştır. Üçüncüsü Yedikule, dördüncüsü Kadıköy/Hasan Paşa gazhaneleridir. Bunlar da doğalgazdan sonra fonksiyonlarını yitirmiştir. Bu gazhaneler havagazı, aydınlatma ve ısıtma ihtiyacı için yapılmışlardır.
Küçük Çiftlik
Dolmabahçe alanı -Sirkeci, Tophane, Baltalimanı ve diğerleri gibi- doldurulmadan önce, eni 850 m, boyu 300 m olan, arkası hafif yamaçlarla çevrili, 255 dönümlük geniş bir koydu. Şimdiki Küçük Çiftlik denilen yer civarında “Karabali Bahçesi” bulunuyordu. Yavaş yavaş koy doldurularak bugünkü alan elde edilmiştir.
Dolmabahçe Sarayı inşa edilince gazhane arkasındaki Karabali Bahçesi de Veliaht Yusuf İzzettin Efendi’ye geçti, burada bir köşk yaptırıldı. Yusuf İzzetin Efendi (1857-1915), Sultan Abdülaziz’in büyük oğludur. I. Dünya Harbi’nin ikinci yılında, veliaht olarak bulunduğu sırada, babası gibi bilek damarlarını keserek intihar etmiştir. Saltanatın lağvı ve hanedanın yurt dışına sürülmesinden sonra köşk bakımsız kaldı. Bir süre bahçesi gazino oldu. Burada Hamiyet Yüceses’ten Zeki Müren’e kadar muhteşem sesler yankılandı. Şimdi lunaparktır. Bir bölümünde çadır halinde temsiller verilmektedir. Beş yıl kadar önce köşk restore edilmiştir.
“Üç Arkadaş” filminin çekim yeri olarak köşkün dış boyası ile nakışlarının bazılarının yaldızlarının yenilenmiş olmasına rağmen, çok zarif mermer havuzu, içindeki nakışlı odaları, arkasındaki setli bahçesi iyi durumda değildir.
Beşiktaş Sarayı
“Beşiktaş Sarayı” adıyla maruf olan bu sarayın yerinde ilk defa I. Ahmed bir köşk yaptırmıştı. İncicyan’ın verdiği malumata nazaran, 1090/1679 senesinde, 1046 kese masrafla yapılan saray, III. Ahmed tarafından genişletilmeye başlanmışsa da, padişahın ölümü üzerine yarım kalmıştı.
Saray, eskiden beri mevcud olan Çinili Köşk hariç olmak üzere, I. Mahmud tarafından tamamlanmış ve genişletilmiştir. Saray, 1766 senesinde zuhur eden şiddetli zelzeleden dolayı kısmen hasara uğramış olup, III. Mustafa tarafından tamir ettirilmiştir. I. Abdülhamid de, Dolmabahçe sahilinin bir kısmını da içine alarak, sarayı daha fazla genişletmiştir. Aynı müellifin söylediğine göre, lodos fırtınaları yüzünden sık sık hasara uğrayan saray hemen her sene tamir edilirdi.
1694 senesinde İstanbul’a gelen İtalyan seyyahı Fr. Gemelli, Beşiktaş’da IV. Mehmed’in sarayının terk edilmiş ve harabe olmaya yüz tutmuş olduğunu söyleyerek: “Sarayın, Boğaz sahilinde müteaddid daireleri vardı ki, bir kısmı ahşaptı. Birkaç adım ötede, duvarsız büyük bir bahçe, etrafında da, ortasında bir yazlık evi olduğu halde bir servi ormanı vardı” der.
Beşiktaş Sarayı’nın en güzel kısmı Çinili Köşk olup, denizin içine uzanan bir rıhtım üzerinde bina edilmişti. İki yandan gerek limana gerek Boğaz’a nazır olup güzel bir manzaraya hakimdi. Salonun ve arka tarafında bulunan odaların tavanları Türk uslubu ile fevkalade güzel bir şekilde süslenmişti.
Dolmabahçe Sarayı
Avrupa’da 1789 Fransız İhtilali etkisini artırırken; Osmanlı Devleti de saltanat kavgaları içindedir. Sultan III. Selim’in tahttan indirilişi, Alemdar Mustafa Paşa’nın taraftarlarınca boğdurması ve Veliaht II. Mahmud’u Cevri Kalfa’nın Harem’de öldürülmekten kurtarması, dehşetli ve önemli olaylardır.
Genç yaşta Osmanlı İmparatorluğu’nun başına geçen Sultan II. Mahmud, aldığı idari ve askeri kararlar yanında; Topkapı Sarayı dışında ikamet etme kararı da verecektir. Dolmabahçe’nin seçilişinde çeşitli etkenlerin rol oynadığı fark edilir. Burasının Boğaz girişine ve manzarasına açık, hemen deniz üzerinde olması kadar; tümüyle yönünü Garb’a çevirmiş olan padişahın Osmanlı saray hayatını yabancı elçiliklerin ve gayri Müslim yerleşimlerin yoğun olduğu bu yakada kurmayı düşünmesi de önemli bir etkendir.
İlk Dolmabahçe Sarayı (Beşiktaş Sarayı) üçer katlı, çeşitli kasırlardan oluşuyor, geniş bir sahayı kaplıyordu, bahsettiğimiz gibi özellikle Çinili Köşk’üyle şöhret bulmuştu. Asya geleneğini yansıtan ve kıvamını bulmuş bu kasırlar Osmanlı/Türk mimarimizin eşsiz örneklerini sergiliyorlardı.
19. yüzyılın ortasına gelindiğinde eskimiş bulunan bu kasırları onarmak yerine, Sultan Abdülmecid, babasının kasırlarını yıktırarak, bugünkü monoblok Dolmabahçe Sarayı’nı 1844-1855 yılları arasında Hassa Mimarı Garabet Balyan’a yaptırmıştır.
Dolmabahçe Sarayı 600 metrelik bir rıhtım üzerinde, birbirine bağlı çeşitli fonksiyon binalarıyla 284 metre uzunluğunda, barok/ampir eğilimli, eklektik bir eserdir. Dolmabahçe Sarayı dönemin lükse düşkünlüğünün bir eseridir.
Dolmabahçe Saat Kulesi
Denizin doldurularak kazanılmış arazisinin güney/batı yönünde; sarayın güney girişi başında görülen bu abidevi saat kulesi, Dolmabahçe Sarayı’nın inşasından sonra Hassa mimarı Kirkor Amira Balyan’ın oğlu, mimar/heykeltraş Bali Balyan tarafından, Sultan II. Abdülhamid’in isteğiyle 1890-1894 yılları arasında inşa edilmiştir.
Kule, her kenarı 12 metre olan kare mermer bir kaide üzerinde, 27 metre yüksekliğinde, gittikçe daralan ve kenarları sütunceli 4 kat halindedir. Kulenin üst kısmına 94 basamaklı spiral bir merdivenle çıkılmaktadır. Her katı ayrı dekorasyonda olan kulede, barok, neoklasik ve ampir üsluplarının karışımı görülür; madolyonlar, gırlantlar, vazocuklar, kıvrık dallar, istiridye kabukları kullanılmıştır. Deniz ve kara tarafındaki iki panoda Sultan II. Abdülhamid döneminin Osmanlı arması; üst katta saatler, giriş katında barometre vardı. 1978-1979 yıllarında esaslı bir onarım geçirmiş, 1995’te kafe olarak açılmıştır. Giriş katından üst katlara, dış yüzeyindeki özentili/iddialı dekorasyondan tamamen farklı olarak, çok sade, silindirik bir duvar içinden çıkılıyor ki bu saat kulesinin yapı açısından dikkate değer bir özelliğidir.
Hazırlayan: Aysu Uzsayılır Kara, Kentimistanbul Semt Kitapçıkları




Kabataşşşş





