Cihangir’i nasıl gezmeli?

Ressamların, karikatüristlerin, oyuncuların yaşadığı; kafelerinde sinema, tiyatro, edebiyat, felsefe tartışmalarının, fikir teatilerinin yapıldığı bir “Bohemya”, hepimizin bildiği adıyla, Cihangir.

08.07.2017

Sıcak bir ağustos sabahı... Cihangir’deyiz. Semt gözünü sabaha çoktan açmış, sokaklar canlanmış ama çevrede ne acele acele yürüyen, bir yerlere yetişmeye çalışırmış gibi koşuşturan somurtkan insanlar ne de en ufak bir telaş göstergesi var. Sanki İstanbul’un göbeği Taksim’e yürüyerek beş dakika mesafede değil de Ege sahillerinde denize karşı uzanmış bir tatil kasabası burası. Öyle dingin, sakin ve rahat ki... Herkes tatile gelmiş sanki.

Kahvaltı etmek için oturduğumuz yerden görüş alanımıza giren çevreye bir göz gezdiriyoruz; hemen yolun karşısındaki küçücük kafede bir çift oturuyor. Yabancı oldukları belli. Kaldırımlara konmuş masalar sayesinde, insan bir an için İstanbul’da olduğunu unutuverse, kendisini Paris’te zannetmesi işten bile değil.

Kendinden Büyük Semt

Her semtin bir muhtarı olurken, Cihangir’in meğerse dört muhtarı varmış. Bu “olağanüstü” durumun nedenini araştırınca şu bilgiye ulaştık: Bizim bugün Cihangir dediğimiz semt aslında Cihangir değil. Kafanız karışmaya başladı biliyorum. Hemen açıklık getireyim. Beyoğlu ilçesine bağlı bir Cihangir Mahallesi var ama buna denize nazır evlerin bulunduğu Kılıç Ali Paşa Mahallesi’ni, önündeki kahvede gölgeye oturup bir şeyler içerken soluklanacağınız Firuzağa Camii ile adaş Firuzağa Mahallesi’ni ve Pürtelaş Mahallesi’ni de ekleyince, ortaya bizim Cihangir semti dediğimiz bölge çıkıyor.

Cihangir

Cihangir’i adımlamaya başlıyoruz. Yokuşlar iniyoruz, yokuşlar çıkıyoruz, Cihangir’in meşhur merdivenlerine vuruyoruz kendimizi, insanı yüksek yüksek binalarla ezmeyen, en fazla beş – altı katlı yapıların çevrelediği sokaklara giriyoruz, yolun kenarındaki ağaççıkların gölgesine park edilmiş arabaların tepesinde, yol kenarlarındaki çitlerin içinde, her yerde uyuyan kedilere imreniyoruz...

Kediler, Kediler, Kediler

Söylenmeden geçilmemesi gereken bir Cihangir gerçeği var. Kediler! Cihangir onlar için adeta bir cennet. Tekiri, karası, sarmanı, alacası, yavru olanları, yaşlılarıyla Cihangir’in her yerinde onlar var. Canları nerede isterse orada kıvrılıp uyuyorlar ve bilirsiniz, dünyada uykunun hakkını bu kadar vererek uyuyan başka bir canlı zor bulunur. Yaprakların gölgesinde, bir merdivenin başındaki köşe taşının üstünde, ağaçların altında sere serpe yatmış uyuyan kedileri gördükçe, ne yalan söyleyeyim, insanın kedi olası geliyor. Hele ki tam fotoğraf çekerken apansız ortaya çıkan teyzenin, “Anne geldi, anne geldi.” diyerek bir avuç kuru mamayı fotoğrafını çektiğimiz kediciğin önüne bırakmasını görünce...

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden...

Cihangir’in uzun merdivenleri, Cihangir’in en meşhur özelliklerinden biri. İki adımda bir karşısına çıkarlar insanın. “Ahmet Haşim, ünlü ‘Merdiven’ şiirini burada yazmış” deseler yadırgamazsınız, o kadar yakışır hani. Cihangir’in merdivenleri, manzarasıyla da bir başka şairi, Orhan Veli’yi hatırlatır. Hani demiş ya, “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma.” diye, merdiven başına geldiğinizde birden bire karşınıza serilen güzelim Boğaz manzarasını, Üsküdar’ı, Kız Kulesi’ni görünce sakın şaşırmayın siz de.

Cihangir

Levantenler, profesörler, oyuncular, ressamlar, karikatüristler...

Cihangir, bakkalı, manavı, kafesi, kitapçısı, taksicisi, tesisatçı dükkânları, kedileri ile bir mahalle… Küçükken sokaklarında top oynadığımız, koştuğumuz, annemizin pencereden bize seslenip elimize bir parça ekmek, peynir, elma, domates tutuşturduğu, akşam olunca “Eve gel artık, bak saat kaç oldu.” diye çağırdığı türden bir mahalle.

Öte yandan, ressamların, karikatüristlerin, oyuncuların, yazarların, gazetecilerin, profesörlerin, Türkiye’de yaşayan yabancıların ve azınlıkların yaşadığı bir “bohem” bölge. Sayısı saymakla bitmeyecek, köşe başlarında, kaldırımlarda, ara sokaklarda, yol boyunca sıralanan kafelerde ve bistrolarda sinema, tiyatro, edebiyat, felsefe tartışmalarının, fikir teatilerinin yapıldığı bir “Bohemya”.

19. yüzyılın sonlarında, burada, tıpkı Pera’da olduğu gibi Levantenler yaşarmış. 1920’li ve 30’lu yıllarda, Cihangir sadece iki mahalleden oluşuyormuş. 1940’lı ve 50’li yıllarda ise, Beyoğlu’ndaki eğlence yerlerinde çalışanlar Cihangir’de yaşamaya başlamışlar. Bu da lüks binaların inşa edilmesine önayak olmuş ve semt, hali vakti yerinde insanların rağbet gösterdiği bir yerleşim alanı haline gelmiş. 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren, sivil toplum kuruluşlarının çabalarını kamu kuruluşlarının da desteklemesiyle beraber, semt şimdiki kimliğine bürünmüş. Semtte bulunan, artık kullanılamayacak durumdaki binalar restore edilmiş. Bu durum semtin geneline hâkim olan güzel manzara ile birleşince kiralar doğal olarak yükselmiş ve bu da semt sakinlerinin kimliğini değiştirmiş. Semt sakinlerinin sanatçılara, yazarlara dönüşmesiyle Cihangir, yavaş yavaş şehirden ayrı bir şehir, kendi kültürünü yaratan bir alt kültür gibi evrilmiş, bugünkü haline gelmiş.

Cihangir

Bir yanı küçük, samimi mahalle ruhunu korumaya devam etmiş, diğer yanı içinde yaşayanların getirdiği o bohem havayı geleneksel mahalle kültürüyle harmanlamış. Bunu da öyle iyi başarmış ki ne mahalle ruhu bozulmuş ne de o bohem havanın tadı kaçmış. Burada da bu gelişmelerden şikâyetçi olanlar var; semtin bu kadar popülerleşmesinden, kiraların yükselmesinden, geleneksel dokunun bozulacağından... Fakat büyük çoğunluğun durumdan memnun olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Sonuçta, bırakın İstanbul’u, dünyada bile böyle “özel” bölgeler, kendi kültürünü kendisi yaratan semtler kolay kolay bulunmuyor. O halde Cihangir’in keyfini çıkarmak en güzeli değil mi?

Cihangir, neden Cihangir?

Cihangir, sözcük anlamı olarak “Dünyanın büyük bir bölümünü eline geçiren kimse” demek oluyor, ancak bu kadar iddialı bir sözcüğün, bu dingin semtin adı olması insana biraz tuhaf geliyor doğrusu. İşin aslını öğrenmek içinse geçmişe, ta Kanuni Sultan Süleyman devrine dönmemiz gerek.

Kanuni Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan bir oğlu varmış, Cihangir. Kanuni, genç yaşta kaybettiği oğlunun anısına, sanki denizden fırlamış bir kayalık gibi görünen bu bölgeye bir cami yaptırmış. Mimar Sinan’ın 1559 – 1560 yılları arasında yaptığı camiye de Şehzade Cihangir Camii adı verilmiş. Semtin adı da böylelikle Cihangir diye anılır olmuş.

Yorum bırakarak düşüncelerini bizimle paylaşmaya ne dersin?

Sen de kişisel yorumunu etiketiyle yazabilirsin.


Bu içeriklere de göz atmak ister misin ?