Dolmabahçe: Dolgu Deniz ve Has Bahçe

Dolmabahçe Sarayı gibi görkemli bir sarayı İstanbullu olup da henüz görmeyen ayıplanmaz da ne yapılır sizce?

20.07.2017

İstanbul... Dev imparatorlukların kalbi... Hâl böyle olunca, imparatorların ve padişahların daimi ikametgâhı da İstanbul olmuş bin yıllarca. İmparator bu, padişah bu; öyle sıradan bir evde kalacak değil ya! İşte bu yüzden İstanbul, yüzyıllar boyunca bir sürü sarayı topraklarında büyütmüş. İşte bunlardan bir tanesi, en yenisi, en ‘Batılı’sı, ‘hasta adam’ın son gösteriş objesi: Dolmabahçe Sarayı

Bir kentin tarihi bu kadar köklü olması, semtlerinin adlarını da ilginç hale getiriyor. Her bir ismin ya çok eskilere dayanan bir hikâyesi var, ya da garip bir etimolojik yolculuğu. Bu nedenle semt isimlerinin kaynağı, çok ilgimi çekmiştir daima. İsterseniz Dolmabahçe Sarayı’na geçmeden önce, ilk olarak şu ‘Dolmabahçe’ kelimesi nereden gelmiş bir ona bakalım.

Bugünkü Dolmabahçe’yi bir gözümüzün önüne getirelim: Kabataş ile Beşiktaş arasında kalan bölgedir Dolmabahçe. Kabataş’tan gelirken soldaki İnönü Stadı’nın ve sağdaki sarayın önünden kıvrılarak geçer ve Beşiktaş’a ulaşırsınız. Buraya neden Dolmabahçe dendiğine gelince; kelimenin kendisi anlamını itiraf ediyor bir bakıma zaten. Burası eskiden gemilerin de sıkça sığındığı geniş bir koymuş. Hatta İstanbul’un fethi öncesinde Osmanlı donanması da bu koya demir atmış. Zamanla, derelerin getirdiği birikintiler ve bu bölgede akıntının olmaması nedeniyle iyice dolmuş ve hatta bataklıkvari bir hâl almış.

Dolmabahçe Sarayı

İşte Gümüşsuyu ile Maçka sırtları arasında bulunan vadinin iç tarafındaki Küçük Levent Çiftliği'nin bulunduğu yere kadar (Küçük Levent Çiftliği, bugün Şişli Evlendirme Dairesi’nin hemen karşısında yer alan lunaparkın bulunduğu bölgedir) uzanan bu körfez, Sultan I. Ahmed (1603–1617) döneminden başlayarak çeşitli dönemlerde doldurulmuş. Doldurulan bu alan, padişahın Has Bahçe'si haline gelmiş ve Osmanlı sultanları da kimi zamanlarını sayfiye niyetiyle burada geçirmeye başlamış. Doldurulan bir alanda bir Has Bahçe'nin var olması, buraya neden Dolmabahçe dendiğini de açıklıyor. Bu bölgeye önemli köşk ve kasırların yapılışı ise Sultan II. Ahmed (1691–1695) ve ondan sonraki padişahlar dönemine rastlıyor.

Yeni Sultanlar, yeni saraylar...

Bu dönemlerde Beşiktaş Bahçesi olarak da anılan bölgede, çeşitli dönemlerde önemli yapılar yapılmış. Burada bulunan ve Cağaloğlu Yalısı adıyla bilinen saray 1680 yılında yıktırılmış ve ertesi yıl yeni bir saray yaptırılmış. Dolmabahçe Kasrı ya da Beşiktaş Sarayı olarak anılan bu yapı, Sultan III. Ahmed (1703–1730) tarafından 2 bin 46 kese para harcanarak onarılmaya ve genişletilmeye başlanmış ve ancak Patrona Halil İsyanı ve III. Ahmed'in tahttan indirilmesi olaylarından sonra, Sultan I. Mahmud (1730–1754) döneminde tamamlanabilmiş.

Sultan I. Mahmud, Dolmabahçe bölgesini çok sevmiş ve yaz aylarını hep burada geçirmiş. Öyle ki, bugün Dolmabahçe Sarayı'nın arka bahçesinde bulunan bir türbede, I. Mahmud'un üç eşi ile küçük bir kızı gömülüdür. 22 Mayıs 1766 depreminde zarar gören Beşiktaş Sarayı, Sultan III. Mustafa (1750–1774) tarafından onartılmış. Sultan I. Abdülhamid (1774–1789) ise kıyının bir bölümünü daha doldurtarak sarayı daha da genişletmiş. Sultan III. Selim (1789–1807) döneminde buradaki yapılar yeni bir yıkıma sahne olmuş. Kız kardeşi Hatice Sultan'ın Defterdar Burnu’ndaki sahil sarayını çok beğenen padişah, Mimar Melling'e, Dolmabahçe'deki Çinili Köşk'ün dışında bütün yapıları yıktırarak bölgeye yeni bir saray yaptırtmış ve Beşiktaş ya da Dolmabahçe Sarayı 1815 yılına dek bu biçimiyle kalmış. Fakat o yıl içinde Harem'in hamam külhanında çıkan bir yangınla zarar gören saray, hemen bu olaydan sonra Sultan II. Mahmud tarafından yeniden yaptırılmış.

Dolmabahçe Sarayı

Bugün yerinde duran Dolmabahçe Sarayı’nın yaptırılışı ise, Batılılaşma sürecinin Sultan Abdülmecid'in 1839 yılında tahta çıkışı ile birlikte yeni bir boyut kazandığı döneme rastlar. Yeni padişah, uzun süredir devlet yönetiminin merkezi durumuna gelmiş olan bu kıyı şeridindeki yapılar topluluğundan Beşiktaş Sarayı'nı, yeni gereksinimler doğrultusunda biçimlendirme gereğini duyarak yıktırmış ve yerine bugünkü sarayı yaptırmıştır.

Osmanlı’nın Son Sarayı

Abdülmecid tarafından 1850 – 1856 yılları arasında yaptırılan saray, 110 bin metrekarelik bir alana yayılıyor ve Selâmlık, Muayede Salonu ve Harem'den oluşan ana yapıların yanı sıra Veliahd Dairesi, Bezm-i Alem, Valide Sultan Camii ve Tiyatro; atlar için Istabl-ı Amire, Serasker Dairesi, Saat Kulesi, Hazine-i Hassa ve Mefruşat Daireleri; Kuşluk, Camlı Köşk, Gedikli Cariyeler ve Kızlar Ağası Daireleri, Hareket Köşkleri, Hereke Dokumahanesi, Baltacılar, Agavat, Bendegan ve Musahiban daireleri ile bu yapıların halkına hizmet veren bir Matbah-ı Amire'den oluşuyordu.

II. Abdülhamid'in uzun süren saltanatı boyunca sarayın kullanılmaması ve dolayısıyla da bakımsız kalması ve türlü nedenler dolayısıyla oluşan zararlar sonucu sarayın Tiyatro, Hamlahane ve Serasker Daireleri tamamen, Istabl-ı Amire ve Matbah-ı Amire Daireleri ise kısmen ortadan kalkmış, kimi bölümleriyse farklı amaçlar doğrultusunda kullanılır hale gelmiş.

Dolmabahçe Sarayı

Dönemin önde gelen mimarlarından Karabet ve Nikoğos Balyan tarafından projelendirilen sarayın ana yapısı, Mabeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Muayede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümâyûn adlarını taşıyan üç bölümden oluşur. Mabeyn-i Hümâyûn devletin yönetim işleri, Harem-i Hümâyûn Padişah ve ailesinin özel yaşamı, bu iki bölümün arasında yer alan Muayede Salonu ise kimi önemli devlet törenleri için düzenlenmiştir.

Adı gibi, tam bir saray!

Sarayın en ilginç yönlerinden birisi de birçok yeni teknolojinin ilk olarak burada uygulanmasıdır! Bunlar arasında kalorifer sistemi, elektrik, telefon gibi ‘lüks teknoloji’ler sayılabilir. 45.000 metrekarelik kullanılır döşeme alanı, 285 odası, 46 salonu, 6 hamamı ve 68 tuvaleti olan sarayda, 4.454 metrekare halı serilidir.

Padişahın devlet işlerini yürüttüğü Mabeyn, işlevi ve görkemiyle Dolmabahçe Sarayı’nın en önemli bölümüdür. Girişte ziyaretçileri karşılayan Medhal Salon, üst kat ile bağlantıyı sağlayan Kristal Merdiven, elçilerin ağırlandığı Süfera Salonu ve padişahın huzuruna çıktıkları Kırmızı Oda Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm görkemini vurgulayacak ektravagantlıktadır. Üst katta yer alan Zülvecheyn Salonu, padişahın Mabeyn’de kendine özel olarak ayrılmış dairesine bir tür geçiş mekânı oluşturur. Bu özel dairede, padişah için mermerleri Mısır’dan getirilmiş görkemli bir hamam, çalışabileceği oda ve salonlar bulunur.

Dolmabahçe Sarayı

Harem ve Mabeyn bölümleri arasında yer alan Muayede Salonu, Dolmabahçe Sarayı’nın en yüksek tavanlı ve en görkemli parçasıdır. 2.000 metrekareyi aşan alanı, 56 sütunu, yüksekliği 36 metreyi bulan kubbesi ve bu kubbeye bağlı yaklaşık 4,5 tonluk İngiliz yapımı avizesiyle bu salon, sarayın diğer bölümlerinden belirgin bir biçimde ayrılır. Bu devasa salonun ısıtma sorunu da oldukça ilginç bir şekilde çözülmüş: Bodrum'daki tesislerden elde edilen sıcak hava, sütun diplerinden içeri veriliyormuş.

Geleneksel bayramlaşma töreni günlerinde, Topkapı Sarayı’nda bulunan altın taht da bu salona getirilerek kurulur ve padişah bu tahtta devlet ileri gelenleriyle bayramlaşırmış.

Dolmabahçe Sarayı, IX. Yüzyıl Osmanlı mimarlık ortamının ilginç yapılarından belki de en önde gelenidir. O dönemde hakim Avrupa mimarlık ortamının yaygın estetik yaklaşımlarının Osmanlı başkentindeki bu anıtsal örneği, Osmanlı saray mimarlığı geleneğindeki birçok özelliği de bünyesinde barındırır. Saray, ayrıntılarındaki Batı etkilerine karşılık gerek kuruluş gerekse oda ve salon ilişkileri açısından geleneksel Türk evi plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapı bütünü olarak tasarlanmış ve uygulanmış.

Dolmabahçe ve Mustafa Kemal

Dolmabahçe Sarayı’nın Türk milleti için bir başka anlamı daha var hiç kuşkusuz. Mustafa Kemal Atatürk’ün de burayı ikametgâh olarak kullanması, hastalığının ağır dönemini burada geçirmesi ve hayata burada veda etmesi, Saray’ı bir başka ‘saygı duygusu’ ile gezmemizin en önemli sebebidir mutlaka. Aslında Mustafa Kemal de burayı pek sevmemiştir. Özellikle hastalık devresinde kendisini mahpus ve milletinden tecrit edilmiş hissetmiş, saraylarda yaşıyor olmak hiç de hoşuna gitmemiştir. Hatta bir gece erken yatma bahanesiyle ortadan kaybolduğu, saraydan kaçarak kendisini Boğaz’da bir Rum restoranına attığı da bilinir!

Dolmabahçe Sarayı

Osmanlı yerine modern Türkiye kavramının ortaya çıkışı ve bu genç memleketle birlikte yapılan devrimler, sarayları da milletin malı yapmayı amaçlamıştı. İşte, 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 431 sayılı yasanın ilgili maddeleri aynen şöyle söyler:

• Madde 8 - Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut (bağlı) emvali menkulleri millete intikal etmiştir.
• Madde 9 - Mülga (lağvedilmiş, metruk) padişahlık sarayları, kasırları ve emvali sairesi (diğer malları), dahilinde mefruşat, takımlar, tablolar, asari nefise (sanat eserleri) ve sair bilumum emvali menkule millete intikal etmiştir.
• Madde 10 - Emlaki hakaniye (padişah mülkü) namı altında olup evvelce millete devredilen emlâk ile beraber mülga padişahlığa ait bilcümle ve sabık Hazine-i Hümâyun, muhteviyatları ile birlikte, Saray ve Kasırlar ve mebana (diğer binalar) ve arazi millete intikal etmiştir.
• Madde11 - Millete intikal eden emvali menkule ve gayri menkulenin tesbit ve muhafazası için bir nizamname tanzim edilecektir.

Padişah olmanız gerekmez!

Dolmabahçe Sarayı’nın müzeleşmesi konusunda ilk girişimler de yine Mustafa Kemal’den gelmiş. Ülkemizin ilk güzel sanatlar müzesi olan İstanbul Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Atatürk’ün emriyle 20 Eylül 1937 tarihinde yine Dolmabahçe Sarayı’nda, Veliahd Dairesi’nde açılmış. Ve Dolmabahçe, bugün sadece saray erkânının değil, her dünya vatandaşının gezip görebileceği bir müze artık. Böyle muhteşem ve şaşaalı bir sarayı İstanbullu olup da henüz görmeyen ayıplanmaz da ne yapılır sizce?

Yorum bırakarak düşüncelerini bizimle paylaşmaya ne dersin?

Sen de kişisel yorumunu etiketiyle yazabilirsin.


Bu içeriklere de göz atmak ister misin ?