Haliç Yeniden Uyandı

İstanbul 2010 Kültür Başkenti projesi vesilesiyle ünlenen Fener ve Balat kentin en çok rağbet gören yerlerinin başında geliyor.

13.07.2017

Yüzyıllar boyunca İstanbul'un seçkin bir semti olan Haliç, zamanında gemilerin doğrudan karaya yanaşabildikleri bir liman olması nedeniyle ticaret açısından da oldukça hareketliydi. Ticaretteki bu hareketlilik farklı dinlerden, milletlerden insanları bir araya getirince oldukça zengin bir mozaik çıkmıştı ortaya.

Haliç, İstanbul'un fethinden sonra kozmopolit semt özelliğini hep korudu. Rumlar, Türkler, Museviler, Bulgarlar, Ermeniler yüzyıllardır iç içe, aynı sokakları arşınlayarak, aynı çeşmelerden su taşıyarak yaşadılar. Bugün bu çeşitliliği sadece mimaride görüyoruz. Camiler, kiliseler, sinagoglar yan yana, zaten birçok cami de kiliseden bozma. Haliç'te semtler Cibali, Ayakapı, Fener, Balat, Ayvansaray sırayla dizilmiş. Her semtin minicik, bembeyaz vapur iskeleleri, küçük Haliç vapurlarının uğrak yeri.

Haliç

Balıkçıların Koruyucusu Aya Nikola Kilisesi

Gündelik yaşamını daha bir yakından görmek için Haliç'i cumartesi günü gezmek en iyisi olabilir. Unkapanı köprüsünün bitiminde sağa sapıp Abdülezel Caddesinde inince solda kerpiç görüntüsünde duvarlar ve küçücük bir kubbe göreceksiniz; Aya Nikola Kilisesi. Aya (Aziz) Nikola, Hıristiyanlıkta balıkçıların, denizcilerin koruyucusu. Haliç de bir zamanlar en iyi limanlardan biri olduğu için kilise hemen deniz kenarına yapılmış. Kiliseyi açık olarak bulabilirseniz (cemaati az olduğu için sadece yortularda açık) girişte, kapının üzerinde asılı duran kristallerle süslü gemi maketini görmeden geçmeyin.

Aya Nikola Kilisesi'nden çıktığınızda solda tarihi bir kapı göreceksiniz: Aya Kapı. Surlardan deniz kenarına rahatça inebilmek için sonradan açılan kapının önünden geçip tekrar sola dönün. Başınızı kaldırıp bakın. Kırmızı tuğlalarla örülü yüksek duvarlı Gül Camisi adıyla bilinen Aya Teodosya Kilisesi, Haliç'in görülmeye değer yapılarından biri. 9. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen kilise, Aya Sofya'dan sonra en büyük kilise. Adının da ilginç bir öyküsü var. Fetihten önceki gün Aziz Teodosya günüymüş. Yöre halkı o gece ibadete gelmiş ve kendilerini Türklerden koruması için dua ettikleri Azize'ye güller getirmişler. Ertesi gün, şehre giren Yeniçeriler kilisenin içini güllerle dolu bulunca buraya Gül Camisi adını vermişler.

Haliç

Bir yandan İstanbul’un 2010 Kültür Başkenti olması, öte yandan Unesco’nun Dünya Mirası değerlendirmesinde Haliç kıyıları epey dikkat çekiyor. Gezerken de göreceksiniz özellikle Ayakapı ve Fener civarında Haliç manzaralı lokantalar açılmış, bazı sokaklarda iyileştirmeye gidilmiş ve bu da ister istemez satılık evleri çoğaltmış.

Haliç'te kıyı boyunca ilerlerken solda bir restaurant dikkatinizi çeker, "Fener Köşkü Restaurant". Tam arkasında Patrikhane yer alıyor. İstanbul'un fethinden sonra çeşitli mekanları dolaşan Patrikhane 1602’de şimdiki yerine, Ayios Yeoryios Manastırı'na yerleşti. Ancak şimdi görülen ahşap güzel bina 1940'lardan kalma, Osmanlı mimarisinin güzel bir örneği.

Moğolların Meryemi’nin Öyküsü

Avluya girince sağda "Moğolların Meryemi Kilisesi"nden getirilmiş Moğol görünümlü heykel dikkat çekiyor. "Moğolların Meryem'i"nin masal gibi de öyküsü var: Bizans İmparatoru Mihail Poleologos, üvey kızı Prenses Maria'yı Moğol İmparatoru Hülagu Han ile evlendirmeye karar verir. Prensesi bir kervanla İran'a gönderirler. O zamanın şartlarında yolculuk oldukça uzun sürer. Kervan saraya vardığında bir hayli yaşlı olan Hülagu Han'ın ölüm haberi ile karşılaşırlar.

Haliç

Saraydakiler bunca yolu boşuna gelmiş olmasın diye Prensesi, Hüagu Han'ın oğlu Abaka Han ile evlendirirler. Maria, Abaka Han ile 15 yıl evli kalır. Abaka Han, kardeşi Ahmet tarafından öldürülünce Maria yeniden evlendirilmek istenir. Ama bu kadar Moğol yaşantısı yeter diyen Maria İstanbul'a geri döner. Bir manastıra kapanıp Fener’in daha yukarısında bulunan küçük kiliseyi yaptırır. Patrikhane, geçtiğimiz yıllarda sadece yortularda bayramlarda ziyaret edilen bir yerken şimdi hemen her gün ziyaretçi akınına uğruyor. İçi çok değerli eşyalarla döşenmiş.

İlk Laik Okul

Hangi sokağın köşesinde durup yukarı doğru baksanız bir masal şatosunu andıran kırmızı tuğlalı, kubbeli gösterişli bir bina çıkar karşınıza. Pek çok kişinin Patrikhane sandığı bina Fener Rum Erkek Lisesi. Liseyi kaçırmanıza imkân yok, neredeyse her sokak oraya çıkıyor. 1881 yılında yaptırılan lise, ilk laik okul olma özelliğini de taşıyor. Bu fantastik yapıyı mimari açıdan Endülüs-Bizans karışımı, Bizantino-Morik olarak adlandırıyor uzmanlar. İlk görenlerin gerçek olduğuna bir türlü inanamadığı Fener Rum Erkek Lisesi'nin mimarının adı Dimadis. İçine girip gezmek için özel olarak Milli Eğitim Bakanlığı'ndan izin almak gerekiyor.

Fener Rum Erkek Lisesi

Fener Rum Erkek Lisesi'nin hemen yanında, kırmızı aşı boyalı küçük bir kilise yer alıyor. "Meryem Ana" veya "Moğolların Meryem'i" adıyla bilinen kilise 13. yy.da yapılmış. Biraz önce hikayesini aktarmıştık. Fetihten bu yana, camiye çevrilmeden içinde ayin yapılan tek kilise burası. Bu da hâlâ içerde asılı duran Fatih Sultan Mehmet'in özel fermanı ile sağlanmış. Meryem Ana Kilisesi'nden aşağı sola doğru inerken merdivenli bir sokak görülüyor. Merdivenlerin bitimine doğru duvarda bir levha var. Dimitri Kantemir'in evinin olduğu yerdeyiz. 18. yy. Eflak Voyvodalarından olan Dimitri Kantemir, devlet adamlığından çok Klasik Türk Müziğine yaptığı katkılardan dolayı unutulmazlar arasına girmiş bir kişi.

Agora Meyhanesi

Fener zengin Rumların yerleştiği bir semt iken, Balat sanılanın aksine daha yoksul olan Yahudilerin semti olmuş. Balat'ta İstanbul'un en eski meyhanesi olduğu söylenen Agora Meyhanesi'ni arıyoruz. Haliç'e paralel içerdeki yoldan ilerliyoruz. Balıkçılar, manavlar, büfeler, esnaf lokantaları, rengarenk bir çarşı. Sağa sapınca, Leblebiciler sokaktayız. İşte Agora Meyhanesi sağda, 1890 tarihi de kapının üzerinde. Belli ki meyhanenin içi ilk halinden çok şey kaybetmiş, deforme olmuş. Önde fıçıdan yapılmış masalar biraz orijinallik katıyor.

Haliç

Lokantadan çıkıp sahile doğru yürüdüğünüzde Bulgar St. Stephan Kilisesi bembeyaz duruşuyla hemen dikkat çeker. Dünyanın ilk ve belki de tek dökme demirden "pre-fabrike" kilisesidir. İçi ve dışı tamamen dökme demirden, neo-gotik tarzda yapılan kilise önce Avusturya'da kurulur, denenir. Sonra mavnalarla Tuna nehrinden Karadeniz'e getirilir. 1895 yılında buraya inşa edilir. İçine girebilirseniz mermer veya ahşap zannettiğiniz her şeyin demirden olması ayrı bir şaşkınlık yaratıyor insanda. Kilisenin mimarı Hovsep Aznavor adlı Ermeni bir mimar. Aznavor, aynı zamanda ünlü Sansaryan Han’ın, Bulgaristan'daki Parlamento Binası’nın da mimarı.

Kilisenin hemen yakınında tek katlı beyaz, uzun bir yapı da Tur-u Sina Manastırı. Gezecek bir bu kadar yer daha var ama onları bir başka güne saklayalım isterseniz. Kırmızı tuğlalı Fener evlerine, gri cepheli Balat sokaklarına akşam yavaş yavaş inerken günün keyfini kıyıdaki bir restoranda kendinize balık ziyafeti çekerek noktalayabilirsiniz.

Yorum bırakarak düşüncelerini bizimle paylaşmaya ne dersin?

Sen de kişisel yorumunu etiketiyle yazabilirsin.


Bu içeriklere de göz atmak ister misin ?