İstanbul’un Tekke ve Mevlevihaneleri

İstanbul’un saraylarını bilirsiniz. Surlarını, müzelerini, kulelerini de… Peki, ya mevlevihane ve tekkelerini?

Gürkan İlçe

Editör

17.04.2017

“Başı ve sonu olan her şey geçicidir” der Mevlâna. İstanbul’un tarihle belirlenmiş bir başı var; ama bu şehrin bir de ruhu ve kendine has unsurları var. Ezeli ve ebedi olan bu şehrin tarihinin derinliklerinden günümüze gelen tekke ve mevlevihanelerini yakından tanıyalım.

Her ne kadar bugün yoğun olarak tekke ve mevlevi kültürü yaşanmasa da İstanbul’da bulunan ve bir kısmı vakıf ve tüzel kişilerin korumasında olan bu yapılar, Osmanlı ve İstanbul kültürüne dair birçok iz taşıyor. Özellikle Suriçi’nde bulunan bu yapılar, 1330’lardan Tanzimat dönemine kadar Osmanlı gündelik hayatını yoğun bir şekilde etkilemişler. Osmanlı zamanında sayıları 700’ü bulan bu yapılardan günümüze ise sadece 480 tanesi kalabilmiş.

Şahkulu Sultan Dergâhı

Bektaşilerin tekkesi olan Şahkulu Sultan Tekkesi,Kadıköy ilçesinde, Merdivenköy’de bulunuyor. Kuruluş hikayesi 1329’da Osmalıların Bizans’ı yendiği Pelakanon Savaşı’na dayanan tekke, savaş öncesinde Bizans İmparatoru Andronikos tarafından av köşkü olarak kullanılıyormuş. Savaş sonrasında ise Orhan Gazi’nin isteği üzerine “Ahi Tekkesi” olarak dervişlere bırakılmış. Bazı kaynaklarda ise bu ibadethanenin Sancaktar Baba, Mansur Baba ve Semerci Baba gibi savaşçı Bektaşi dervişleri tarafından inşa edildiği belirtiliyor.

Şahkulu Sultan Dergahı

Bektaşilerin en önemli ibadethanelerinden biri olan Şahkulu Sultan Tekkesi’ne ayakkabılarımızı çıkarıp giriyoruz. Hafta sonu olduğu için ziyaretçi akınına uğramış. Onikigen olarak inşa edilmiş yapının içi oldukça aydınlık ve aslına uygun olarak restore edilmiş. Özel günlerde semah törenleri düzenlenen tekkede, arıcılık kursları da veriliyor.

Günümüzde aslına ve geleneğine uygun bir şekilde varlığını sürdüren Şahkulu Tekkesi’nden sonra Avrupa Yakası’na geçiyor ve bu yakadaki ilk durağımız Galata Mevlevihanesi’ne uğruyoruz.

Aşk bir haldir; anlatılmaz, yaşanır!

Beyoğlu’nda, Tünel’den Yüksekkaldırım’a giden Galip Dede Caddesi üzerinde yer alan, 506 yıllık Galata Mevlevihanesi’nin bahçesinden içeri girer girmez çınar ve incir ağaçları karşılıyor bizi, tabi kedileri de unutmamak lâzım.  

Mevlevihaneye girdiğinizde İstiklal Caddesi’nin gürültüsü ve kalabalığı geride kalıyor. Hemen 500 yıl öncesine; dünyevi zevklerden arınıp ruhlarını temizlemek için çile çeken, gerçek aşkı arayan Mevlevilerin yaşadığı döneme, ney taksimleri ve usta-çırak ilişkisiyle hayat bulan ebru sanatının icra edildiği dönemlere doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.

Galata Mevlevihanesi Semahane

Galata Mevlevihanesi taşıdığı manevi değerlerin yanı sıra, mimarisiyle de önemli bir yapı. İnsana huzur veren bahçesinde 1846 yılında yapılmış Adile Sultan Sarnıcı yer alıyor. Avlunun hemen girişinde ise yuvarlak bir kemer dikkat çekiyor. Bu kemerin üzerinde Sultan II. Mahmud'un tuğrası yer alıyor. Kemerin üzerinde görebileceğiniz bir diğer yapıt ise şair Lebib'e ait bir onarım yazıtı. Halet Efendi Kütüphanesi ile Hasan Ağa Çeşmesi de mekânın girişinde bulunuyor. Mevleviliğin en önemli isimlerinden biri olan Şeyh Galip'in türbesinin konuşlandığı avlunun sonunda, 'semahhane', 'selamlık' ve 'derviş' bölümleri karşınıza çıkıyor.

Mevlevihanede aynı zamanda, yüzyıllar boyunca müzik ve sanatla iç içe olan şair ve müzisyen mevlevilerden hareketle Türk musikisi ve Mevlevi kültürüne ait eserler sergileniyor.

Sema: Kâinatın Hareketine İnsanın Katılması

Mevlevihanede her ayın 1. ve 3. pazar günleri, Galata Mevlevi Musikisi ve Sema Topluluğu’nun tasavvuf müziği eşliğinde sema törenleri düzenleniyor. Halka açık olan bu törenlerde, semazenler ellerini yere vurarak secde ediyor ve semazenbaşının işareti ile Dede'nin elini öperek dönmeye başlıyorlar. Sema, mevleviler tarafından “kainatın hareketine insanın katılması” olarak tanımlanıyor.

Galata Mevlevi Hanesi Semazenler

“Ey gün, gel zerreler dans ediyor!
Esrimiş ruhlar dans ediyor!
Eğil kulağına söyleyeyim,
Nereye götürüyor sema.”

Kadırga Özbekler Tekkesi

İstanbul’da bulunan beş Özbek Tekkesi’nden birisi de Kadırga Özbekler Tekkesi. Kadırga ve Sultanahmet arasında bulunan bu tekke, Özbek ve Buharalı Türklerin İstanbul’daki ikamet merkeziymiş.

Tekkenin avlusundan çıktıktan sonra, yokuş aşağı iniyoruz ve 19. yüzyılın en önemli Türk bestekârlarından biri olan Hamamizade İsmail Dede Efendi'nin Cankurtaran’daki mütevazı ahşap evinde alıyoruz soluğu.

Galata Mevlevihanesi Dervişler

Dede Efendi’nin Evi Huzur Dağıtıyor

Hamamizade İsmail Dede Efendi'ye ait olduğu belirtilen ve restore edilerek günümüzde daha çok musiki, mimarlık ve kültür-sanat alanında etkinliklerin düzenlendiği ev, aslına uygun olarak restore edilmiş. Sedirli oturma düzenine sahip odaları, ara katı, yüklükleri, nişleri, ahşap tavanı, oda içinde yer alan yıkanma yerleri ve sürme pencereleriyle bu iki katlı evde, dönüşümlü olarak her cumartesi tasavvuf müziği konserleri ve paneller düzenleniyor.

Hamamizade İsmail Dede Efendi

Evin bekçisi Ziya Bey ziyaretçileri karşılıyor ve isteyenlere Dede Efendi’nin hikâyesini anlatıyor. Anlatılanlara göre II. Mahmud, bu evi Dede Efendi’ye bir beste karşılığı hediye etmiş.

Dede Efendi’nin evi, İstanbul’un fethinden sonra inşa edilen ilk cami olan Akbıyık Cami ile de aynı sokakta bulunuyor. Bu caminin İstanbul’da Kâbe’ye en yakın cami olarak bilindiğini de belirtelim.

Merkez Efendi Mevlevihanesi

İstanbul’un kapılarından Mevlanakapı’dan içeri giriyoruz. Kısa bir yürüyüşün ardından Merkez Efendi Tekkesi’ne ulaşıyoruz. Tekkenin ismi, mesir macununun yaratıcısı, sûfi hekim Merkez Efendi’den geliyor.

Tekkenin bahçesinde üzeri kapatılmış bir kuyu ve bu kuyunun altında da çilehane bulunuyor. Bazı kaynaklar, Merkez Efendi’nin bizzat kullandığı rivayet edilen bu çilehanenin, Bizans dönemine ait bir ayazmanın içine yerleştirildiğini belirtiyor. Aslında ahşap olduğu bilinen çilehane, son onarımlarda demir putrelli volta döşemelerle donatılmıştır. Çilehaneye dar bir merdivenle inilmekte, merdivenin çilehane katına ulaştığı noktada başlayan 50 cm enindeki bir dehliz yatay olarak doğu yönüne ilerleyerek avludaki kuyuya ulaşmaktadır. Bu geçidin aslında, ayazma havuzunda biriken suyun fazlasını kuyuya aktarmak amacıyla tasarlandığı anlaşılıyor.

Merkezefendi Tekkesi

Ne var ki, zaman içinde söz konusu kuyu, gaipten haber almak isteyenlerin uğrak yeri haline gelmiştir. Batıl bir inanışa göre, özel duaların okunmasından sonra kuyunun içine bakıldığında suyun yüzeyinde özel şekillerin belirdiğine inanılmaktadır.

Ümmi Sinan Tekkesi

Gezimizin son durağı olan Ümmi Sinan Tekkesi, Eyüp’ün Düğmeciler Mahallesi’nde bulunuyor. Kocaman ve bakımlı bir avlusu olan bu tekke aynı zamanda son şeyh Talip Kargı’nın kurduğu Tasavvuf Musikisi Derneği’ne de ev sahipliği yapıyor. Tekke inşa edildiği 1568 yılından bu yana çok iyi korunmuş. Tabii bunda bu tekkenin kuşaklar boyunca orada ikamet eden Pir Ümmi Sinan ile Baş Halifesi Nasuh Dede’nin torunlarının büyük katkısı var. Zaten kapıyı da bize son kuşak torunlar açıyor.

Kış güneşinin aydınlattığı bahçede iki tane yapı var: Biri tekke, diğeri de Kargı ailesinin oturduğu ev. Diğer tekkelere göre daha yaşayan bir yer burası, sakin, huzurlu ve aydınlık.

Ümmi Sinan Tekkesi

Ümmi Sinan Tekkesi’nden çıkıyoruz, aklımızda günden kalanlar var. Ama esas olan yarına götürdüklerimiz… Mevlâna Celaleddin Rumi ne demiş:

“Bir yerde konaklayıp da yola koyulmak ne güzel,
Hiç donmadan, bulanmadan böyle durulmak ne güzel
Dün geçmiş ola: onunla gitti gider dünkü sözün:
Her yepyeni gün için bir taze söz bulmak ne güzel”

Gürkan İlçe

istanbul.com

DİĞER YAZILARI

Yorum bırakarak düşüncelerini bizimle paylaşmaya ne dersin?

Sen de kişisel yorumunu etiketiyle yazabilirsin.


Bu içeriklere de göz atmak ister misin ?