Masalsı Bir Boğaz Köyü: Kuzguncuk

Hani bazen insan karşı koyamaz ya içindeki sese... Görmek, solumak, hissetmek ister hayatı tüm varlığıyla. İşte öyle zamanlar için can simidi gibidir Kuzguncuk...

11.06.2017

Bir çınar gölgesinde başlar gün, tavşankanı çay ve peynirli yumurta eşliğinde. Güneşin pırıltıları denize düşerken, birkaç martı karışır yosun ve iyot kokusuna. Usul usul esen ılık bir rüzgâr yalayıp geçer ahşap evleri. Geleniyle, kalanıyla, gideniyle, giden ama döneniyle eski bir dosttur Kuzguncuk...

Deniz kıyısına atılan bir iki sandalye, masa, martı sesleri ve sadece yüzünüzü değil içinizi de ısıtan güneş müjdeliyor Kuzguncuk’ta baharın gelişini. Evler, insanlar delicesine hayat kokuyor burada. Her daim yaşayan, yaşatan bir yer olması da bu yüzden belki. Ta Bizans’tan beri pek çok milletten insana yuva olmuş ve olmaya devam eden bu küçük yerleşim, Paşalimanı’yla Beylerbeyi arasında kalan vadiden her sabah yeniden doğuyor.

Adını, altın ya da yaldızlı kiremit anlamına gelen Chrysokeramos kelimesinden aldığı, bu kelimenin değişerek önce Kasynytza, sonra da Kuzguncuk haline geldiği rivayet edilir buranın. Bugün yaklaşık 15 bin kişinin yaşadığı bu semt, Bizans İmparatorluğu döneminin sonlarına kadar birkaç balıkçının barınağı olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı döneminde ise, İspanya’dan kovulan ve hiçbir Avrupa ülkesine alınmayan Museviler’den İstanbul’a gelenler, buraya yerleşmeye başlamış. İnançları gereği vadedilmiş topraklara gitmek isteyen ama bunu gerçekleştiremeyen Museviler’in, kutsal topraklara varmadan önceki son durakları olan Kuzguncuk’ta yerleşip burada yaşamayı ve öldükleri zaman da yine burada gömüldükleri anlatılır. 1930’lu yıllara kadar Dünya Hahambaşı’nın Kuzguncuk’tan seçilmesi ve İstanbul’un en önemli ve büyük Musevi mezarlıklarından birinin burada yer alması da Kuzguncuk’un bir Musevi köyü olarak kurulduğunu doğrular gibidir.

İstanbul Kuzguncuk

Ermeniler, Rumlar, Türkler
18. yüzyılda ise özellikle Anadolu’dan gelip Kuzguncuk’a yerleşen Ermeniler, 19. yüzyılın ilk yarısından önce ahşap ve kâgir kiliseler inşa etmiş. Yapılan araştırmalara göre, ünlü Kuzguncuk yazmalarının kökeni olan kumaş baskı işlerini de ilk kez buraya yerleşen Ermeniler yapmaya başlamış. Sonra işler büyümeye başlayınca İstanbul’un diğer yerlerine dağılmışlar. Ayrıca dünyanın en ünlü ud yapımcısı sayılan Onnik Usta’nın da Kuzguncuk’ta yaşadığı biliniyor. İlk katlanabilir metrenin de burada icat edildiği rivayet ediliyor.

Ermenilerden sonra köye, yine 19. yüzyılda Rumlar gelmiş. Onlar sayesinde, 1950’li yıllara kadar Kuzguncuk, üç gün süren panayırlara, çiçeklerle süslenen ana caddeye ve üç dört yere kurulan laternalar eşliğinde edilen danslara, gökyüzüne ve dalgalara karışan notalara sahne olmuş. Bugün de hala her 27 Temmuz’da Ayazma Günü kutlanıyor.

Müslümanlar’ın köye gelişi ise 1860 yılında inşa ettirilen Üryanizade Mescidi ile başlıyor. Bu mescidi, Museviler’in önerisi ve Ermeniler’in para yardımıyla 1952 yılında inşa edilen Kuzguncuk Camii takip ediyor.

İstanbul Kuzguncuk

19. yüzyılda çalışmaya başlayan Şirket-i Hayriye vapurlarının, Kuzguncuk’un ticaret hayatına getirdiği canlılığa, ne yazık ki 1864 yılında çıkan ve yaklaşık 500 ev ve işyerinin yanmasına sebep olan o elim yangın balta vurmuş. Her şeye rağmen ayakta kalmayı başarabilmiş bu köyün halkı ise elele vererek hayatlarını yeniden kurmuş. Bugün Kuzguncuk’ta, iki Rum kilisesi, bir Ermeni kilisesi, iki sinagog ve bir de cami var. Bu yapılar, örneğine başka hiçbir yerde rastlayamayacağınız bir şekilde birbirine bahçe ya da kapı komşusu. Hatta 1952 yılında inşa edilen Kuzguncuk Camii, papazın izniyle İstanbul’un ilk ve tek kubbeli kilisesi olan Surp Krikor Lusaroviç Ermeni Kilisesi’nin bahçesine yapılmış. İnşaatında pek çok gayrimüslim çalışmış ve papaz da inşaatta kullanılmak üzere, o zamanın parasıyla 500 TL yardımda bulunmuş.

Gelişen ve değişen dünyamızda her gün yeni savaşlar patlak verirken, Kuzguncuk’ta yüzyıllardır içiçe, barış içinde yaşamayı başarmış, birbirlerinin acılarına, kederlerine, sevinçlerine ortak olmuş bu köy halkının günümüzde bile bu sıcaklığı sürdürebiliyor olması gurur verici. Bu insanlar sayıları ne kadar çok olursa olsun birbirlerini tanıyor, “günaydın” demeden güne başlamıyor, birlikte seviniyor, birlikte üzülüyor, birlikte ağlıyor, birlikte gülüyor. Onlar renkleri, kokuları, yaşamları birleştirip umutlar yaratıyorlar adeta. Rahmetli Can Yücel’in ve Nazım Hikmet’in en çok zaman geçirdikleri yerin Kuzguncuk olmasına şaşmamalı.

Ünlüler, diziler, hayatlar...

Dedik ya adını bilmediğimiz pek çok insana yuva olmuş burası, bir de çok iyi tanıdıklarımız var. İstanbul’un metropollere özgü kalabalığından, stresinden kaçıp da bu sakin topraklara yerleşmiş, yaşamını sürdüren ya da hayata burada veda etmiş pek çok sanatçı var. Aktör Uğur Yücel, rahmetli ressam ve heykeltraş Kuzgun Acar, ressam Acar Başkurt, Kuzguncuk’un tarihi dokusunun korunması ve giderek kaybettiği eski özelliklerine yeniden dönmesi adına hayata geçirdiği projeleriyle tanıdığımız Yüksek Mimar Cengiz Bektaş ve tabi ki anmadan geçilmeyecek bir isim rahmetli şair Can Yücel bu isimlerden birkaçı. Bir de Uğur Yücel’in “Meddah” isimli gösterisinin baş kahramanı olan Köşk Emin var. O, mahallenin delikanlısı, mahalle takımının forveti, zalimin düşmanı, düşkünün dostu olarak tanınıyor, adına hikâyeler anlatılıyor.

İstanbul Kuzguncuk

Kuzguncuk’un hala zevkle izlediğimiz pek çok diziye ev sahipliği yapma hikâyesi de ilk kez 18 yıl önce, başrolünü Perran Kutman’ın oynadığı “Perihan Abla” dizisiyle başlıyor. Perran Kutman, bu dizide canlandırdığı “Perihan Abla” karakteriyle Kuzguncuk halkının gönlünde öyle bir yer etmiş ki, dizinin çekimlerinin yapıldığı sokağa “Perihan Abla Sokak” adı verilmiş. Bu dizi furyası beğeniyle izlenen “Ekmek Teknesi” ile devam etti.

Hayatın tadı...

Semtte dikkat çekici keyif mekânları arasında İsmet Baba’nın balık restoranı, Arap kekiyle, pazılı böreğiyle, çayaromasıyla Limonluk Kahvesi ve serin gölgeleriyle Fethi Ahmet Paşa Korusu geliyor. Mehtaba ve Boğaziçi Köprüsü’nün denize vuran ışıklarına karşı kaldırılan bir kadeh rakının, en güzel tadı verdiği, tüm dertleri erittiği yer olarak biliniyor İsmet Baba’nın yeri. Keza, Perihan Abla Sokak’taki eski bir kazan dairesiyken önce bir sanat galerisi, sonra da 15 kişilik sımsıcak bir kafeye dönüştürülen Limonluk Kahvesi de Pazar kahvaltılarının vazgeçilmezi olmuş.

Yorum bırakarak düşüncelerini bizimle paylaşmaya ne dersin?

Sen de kişisel yorumunu etiketiyle yazabilirsin.


Bu içeriklere de göz atmak ister misin ?