Evliya Çelebi'nin izinden

Yazarı: istanbul.com

Yayınlanma Tarihi: 05.07.2012

Güncellenme Tarihi: 05.07.2012


Ünlü gezginin izinde İstanbul kazan, biz kepçe, Rumelihisarı'ndan Karaköy'e, Unkapanı'ndan Edirnekapı'ya...

Evliya Çelebi'nin yazdıklarında titiz bir gözlem ve betimlemenin yanı sıra efsaneler ve folklorik inanışlar da geniş bir yer tuttuğundan 'yazılanların ne kadarı gerçek' tartışması da hâlâ sürüyor. Ama bizim bu gezimizdeki amacımız gerçekliğin peşinden çok, efsanelerle, tılsımlarla örülmüş İstanbul'u Evliya Çelebi'nin gözüyle görmek.

Burada altı çizilmesi gereken bir önemli noktada da, Evliya Çelebi'nin İstanbul'unda -aradan 200 yıl geçmesine rağmen- İstanbul'un Fatih tarafından alınışı ile hâlâ o zaman da kentin merkezi sayılan Ayasofya ve bunların etrafında dönen söylencelerin ağırlıkta olması.

GİZLİ MÜSLÜMAN RAHİP
Gezimiz sadece Avrupa yakasını kapsıyor. İlk durağımız da Rumelihisarı. Diyor ki Çelebi, Fetihten çok önce bu tepe üzerinde bir kilise ve rahip vardı. Ama rahip, gizlice Müslümanlığı kabul etmiştir. Fatih'in Edirne'de tahta çıktığını duyunca bir mesaj yollar "İstanbul'u alacak kişi sensin!" diye. Ve o rahip bu tepeye bir de kale yaptırılmasını, Bizans'ın  erzak yollarını kesmesini önerir. Söylence o ki, Fatih'in de aklına yatar ve sözde çalı çırpılarla gizleyerek, kimseye belli etmeden bu koskoca Rumeli Hisarı'nı yaptırır! Hatta ilginç de bir ayrıntı verir Çelebi, "Bu Rumeli Hisarını kufi yazıya göre Mehmed şeklinde yapmıştır ki Anadolu Hisarı bağlarından açıkça görülür."

Şu anda Boğaz'ın simgesi halindeki Rumeli Hisarı'nın yanı başında bir de Durmuş Dede Tekkesi'nden söz ediyor Evliya Çelebi. Gemicilerin piri gibi bir yaşlı adamdır. "Biri sefere gidecek olsa, gelip Dede'ye sorardı. Dede de o adama "Filan yere git, falan yere gitme," diye hakikati söylerdi. Dede'nin söylediği yere giderse ganimetlerle döner, menettiği yere giderse  zarar görür ya gelir ya gelmezdi".

Serin Boğaz sabahında tekrar yola koyuluyoruz. Bu kez herkesin çok yakınından geçip çok az kişinin gördüğü güzel mi güzel, şirin bir cami ve tekke durağımız. Çırağan'da, Yıldız Sarayı'na giden yola paralel, dik bir yokuşta bulunan Yahya Efendi Tekkesi, gerek Boğaz manzarası gerekse ahşap mimarisi ile görülmeye değer. Kanuni Sultan Süleyman'ın süt kardeşi olan Yahya Efendi, Üveysilik tarikatına bağlı olan ünlü bir tarikat babasıdır. Mimar Sinan'ın yaptığı türbenin bahçesinde de Kanuni'nin kızlarından zamanın ünlü devlet adamlarına kadar çok kişi yatıyor. Bu sempatik ve gözlerden uzak türbeden sonra Tophane'ye doğru yol alıyoruz. Tophane, İstanbul'un en eski semtlerinden. Top döküm atölyeleri nedeniyle de epey önemli. Evliya Çelebi kitabında, uzun uzun burada nasıl topların hazırlandığını, erimiş madenin içine padişahların keselerle nasıl altın attıklarını, ocakları, çalışanları, toplar hazır olduğunda yapılan törenleri kendi üslubuyla yazıyor ya, Deniz Esemenli de bir o kadar sürükleyici biçimde bize aktarıyor.

ARAP DEĞİL CENEVİZ YAPISI



Karaköy, Perşembe Pazarı'nda, binaların arasına sıkışmış gibi duran Arap Camii, sadece Evliya Çelebi'de değil, hemen herkesin dağarcığında yanlış tarihlenen bir yapı. İstanbul, sadece Osmanlı'nın değil, tüm İslam aleminin almak istediği bir kentti. Araplar da buraya çeşitli kereler sefer düzenlemişti. Çelebi'ye göre buradaki cami Arap akınları sırasında 718  yılında yaptırılmıştı. Oysa elimizdeki mimari ve tarihi belgeler caminin Cenevizliler zamanında yani 13. yüzyılda, Gotik tarzda bir Dominik kilisesi olarak yaptırıldığını gösteriyor.  Fetih'ten hemen sonra camiye dönüştürülen yapıyı, büyük olasılıkla daha çok Arap nüfusun kullanması bu yanlış bilginin bugünlere kadar gelmesine neden olduğunu düşündürtüyor. Perşembe Pazarı'ndaki Arap Cami'sinden çıkıp Unkapanı'na doğru yürürken Evliya Çelebi'nin doğduğu, çocukluğunun geçtiği semtlerde olduğumuzu belirtiyor Esemenli. Ama 1600'lü yılları gözümüzün önünde canlandırmak buralarda bir hayli zor.

Pek çok kişi Evliya Çelebi'nin ailesinin büyük bir bölümünün yattığı yerin Şişhane'de olduğunu bilmez bile. Artık trafiğin ortasında kalan küçük adacıkta sempatik görünümlü türbe; Lohusa Kadın adıyla biliniyor. Bir başka adı ise Ölüden Doğma Türbe. Eh, hikâyesi de buna uygun. Kanuni zamanında, yeniçeri seferdeyken hamile karısı ölüyor. Adam apar topar geliyor, mezarı başında karısı için dua ederken bir ağlama sesi duyuluyor. Kadının karnındaki çocuk meğer yaşıyormuş. Çocuk anne karnından alınıyor. Buraya da 'Lohusa Kadın' adıyla bu türbe yapılıyor. Osmanlı efsanelerinde bunun gibi 'ölüden doğma' kişiliklerin olduğunu öğreniyoruz. Bu küçük adacık, aynı zamanda Evliya Çelebi'nin ailesinin mezarlığı olarak biliniyor.

YAVEDUT EFENDİ’DEN HOROZ DEDE’YE
Şimdi Haliç kıyılarındayız. Burada da ilginç bir söylence bekliyor bizleri. Yavedut Tekkesi ve camisi, 3. Haliç köprüsüne çok yakın, yolun iki yanında yer alıyor. Yavedut, Horasanlı bir şeyh. Surların hemen dışına gelip yerleşmiş. Hikâyesi ise şöyle: Fatih, İstanbul'u kuşatır ama  bir türlü şehir düşmez. Fatih endişeli ve sinirlidir. Akşemsettin onu yatıştırır, "Padişahım, şehir surları dışında Yavedut isimli mübarek bir kişi yaşar. Ancak o ölünce şehir alınacaktır," der. 50 günün sonunda Yavedut'un öldüğü günün ertesi, şehir alınır. Ancak Evliya Çelebi hikâyeyi burada sonlandırmıyor.

Ona göre Ayasofya'da da çarpışma olur. Papazlar, Osmanlı ordusuna karşı göğüs göğüse çarpışır. Üç günün sonunda Fatih Ayasofya'dan içeri girince göğsünde kanla Yavedut yazan kişi onları karşılar: "Beni toprağa gömün," der. Onu tabuta koyarlar tam kayığa bindireceklerdir, tabut ayaklanır, yüze yüze şimdiki yerine gelir. Yavedut  efendiyi burada gömerler. Evliya Çelebi, İstanbul’un alınışı sırasında Haliç surlarında kanlı çarpışmalar olduğunu, Müslümanlığı seçen rahiplerin yardımlarından tutun, tek bir fırınla binlerce askere ekmek yetiştiren Cebe Ali'ye (Cibali onun adından geliyor), kuşatma sabahı orduyu horoz gibi öterek uyandıran Horoz Dede'ye kadar ilginç söylenceleri anlatır.

Evliya Çelebi'nin izinden giderken onun hayatında çok önemli bir yere sahip Ahi Çelebi Cami'sini atlamamak lazım. Eminönü'nde, Haliç kıyısında küçücük görünen sempatik cami, Fatih'in tabiplerinden Ahi Çelebi adını taşıyor. Evliya Çelebi, Aşure Gecesi'nde rüyasında Ahi Çelebi camisinde Hz. Muhammed'i görür ve "Şefâat yâ Resûlallah!" diyecekken, heyecanla; "Seyâhat yâ Resûlallah!" der. Dileği kabul olunan Evliya Çelebi de 40 yıl boyunca imparatorluğu bir baştan bir başa dolanarak ilginç gözlemlerini, fantastik bir üslupla yazarak ölümsüzler arasına katılır.

İSTANBUL’UN TILSIMLARI
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde İstanbul’un tılsımları geniş bir yer tutuyor. Bu tılsımların kaynağı Antik Yunan’a kadar gidiyor. Çelebi de belli ki Bizans kaynaklarından almış bunları. Çukurbostan semtine tekabül eden Altımermer’de en az yarım düzine tılsımlı taş olduğundan söz ediyor. Aşıkları buluşturanlardan geçinemeyip ayrılmak isteyen çiftlere kadar derman olan mermer dikitlerde bugün geriye hiçbir şey kalmamış. Ama  bazılarının etkileri hâlâ sürüyor mü ne? Örneğin kenti kurt sürülerinden koruyan kurt figürlü sütun; veya yılda bir kez çığlık atarak leyleklerin ölmesine neden olan leylek figürlü heykel gibi. O nedenledir ki, yüzyıllar boyunca İstanbul’da leylekler sadece Eyüp Sultan çevresinde görülür, surların içine hiç girmezler; kurtlar ise hiç görünmez.

Hipodrom’da da tılsımlı heykeller vardır ama sayfalarımız kısıtlı. Oysa Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi ve İstanbul bitmek bilmeyen bir derya... Bu nedenle gezi noktalarını bir başka zamanda anlatmak üzere diyelim…


paylaş!

yorumlar

Cityberry Magazine
Kadın Kuaforu

istanbul haritası

#

istanbul'dan haberdar ol!

Şehirde olup bitenden haberim olsun diyorsan

istanbul fotoğrafları